SEYAHAT SANATI – Alain de Botton

Derler ki, eğer birini gerçekten tanımak istiyorsan onunla seyahat et. Peki eserleriyle tanıdığınız sanatçılarla seyahat etmek nasıl olur?  Ben sanatın anlamak ve anlaşılmak için en kısa yol olduğunu düşünürüm. Seyahat etmek ise bir sanat eserini anlamak gibidir benim için. Görülene yüklenen anlam hep kendimiz hakkında fikir verir.  Peki beklenen, gerçekte olanla örtüşür mü her zaman?

Yolculuk

Yıldızlar ve dalgalar

gördük; kumullar gördük; önümüze her yerde

Umulmadık belalar çıktı, hiçten kavgalar

Ve sıkıldık buradaki birçok günlerde.

Baudelaire

Seyahat sanatı öncelikle Esseintes Dükü’nün öncüsü olduğu kötümser akımla başlıyor, okuru seyahat etmek ve etmemek üzerine  paradoksal bir durumun içine sokuyor.  Baudeleire bu çelişkiyi şöyle duyumsuyor: 

“Şu anda bulunmadığım bir yerde bulunursam daha iyi olacağım yanılsamasını yaşamışımdır hep; bu hareket etme tutkusunu sonsuza dek ruhumda taşıyacağım.”

Sonra her bölümde yaşama dair bir tema, bir de sanatçı yol arkadaşı veriyor. Böylece hep düşünsel hem de içsel bir yolculuk başlıyor.

Kendi ülkesinin sınırlarını aştığında farklı niteliklere ve birbirinden değişik uygulamalara tanık oluyordu insan.  Memleketimizde neyin açlığını çekiyorsak yurtdışında ona egzotik* diyorduk. 

*Egzotik sözcüğünün çağrıştırdığı bir başka kavram, yeninin ve farklının büyüsüdür.

Gustave Flaubert

Alain de Botton’un Seyahat Sanatı’nı gördüğümde alışkanlıklarımın içinde sıkıştığım bir andan kendimi ve kemanımı alıp yola çıktığım,  farklı ülkelerde, bilmediğim kentlerde sokak sanatçısı olarak seyahat ettiğim anılarım gelmişti aklıma. Bir merakla elime almıştım, sanki yeniden keşfe çıkar gibi. Merak bölümünde yer alan tanım, kitabı elime almam ve okuma sürecim boyunca bana ne olduğunu anlatıyor adeta:

 Merak, resmini çizecek olursak, merkezdeki koca bir halkaya bağlı, dışarı doğru ve bazen uzun mesafeler boyu yol kateden küçük halkaların oluşturduğu bir zincir gibidir; bu resimde merkezdeki büyük halka, geniş, belirsiz ama az sayıdaki soruları, küçük halkalar da küçük ve sayıca fazla olan soruları temsil eder. 

 Ve sonra, yeterince hazır olmamanın ne olduğunu şöyle anlatıyor:

Seyahat etmenin tehlikelerinden biri, gezip gördüğümüz yerlere yanlış zamanda gitmemizdir. Bir yere dair algılama ve kavrama yeteneğimiz o an için gerekli güce ulaşmadıysa, seyahat sırasında edindiğimiz bilgiler, zinciri olmayan boncuklar misali uçıp giden gereksiz bilgiler olup çıkar. 

Alexander von Humbold

Bir havaalanında, yüce bir dağın tepesinde, dünyaya gelmediğim dönemlerde bir kentin sokağında, köhne bir kahvehanede, bir müzede durdum, okudum; durdum kendimi okudum. Durdum gördüklerini sanatla ifade eden yol arkadaşlarımı dinledim; durdum kendimi dinledim.  Bazen döndüm tekrar gezdim, tekrar dinledim. En çok 195 ve 204. sayfalar arasında kaldım, okudum, tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Amsterdam’da Van Gogh’un müzesini gezerken bu şehre gelmeye değer diye düşünmüştüm.  Eserlerinin karşısında durup,  Van Gogh’un gördüğü yerden bakmaya, duygusunu anlamaya çalışmıştım. İçten içe orada onunla olmayı ve belki böylece anlamayı dilemiştim. Bunun mümkün olamayacağını düşünsem de dilemiştim. İşte bunu verdi bana o aralık. Tuttu can verdi dileğime. Hislerimi yaşayan, canlı ve temas kurabileceğim bir hale getirdi.  İşte o aralıkta altını çizdiğim birkaç bölüme burada da yer veriyorum. 

  • Bir yerin güzel olduğunu düşünmek, karın soğuk ya da şekerin tatlı olduğunu düşünmek kadar anlıktır, bu yüzden estetik zevkimizi değiştirebilmek ya da geliştirebilmek için neler yapılacağını hayal etmek zordur. Göz zevkimize, o yerde zaten var olan özellikler ya da psikolojik durumumuz yön veriyormuş gibi görünür, bu yüzden estetik yargılarımızı değiştirmek, sevdiğimiz dondurma çeşidini değiştirmek kadar imkansız gibidir. 
  • Bir manzarayla karşılaştığımızda onda neyi arayacağımız ve neye bakacağımız duygusunu zenginleştirmenin belki de en etkili yolu görsel sanatlardan geçer. Sanat eserleri, estetik yargılarımızı biçimlendiren, bize “Provence’ın göklerine bak, kafandaki buğday kavramını yeniden gözden geçir, zeytin ağaçlarının hakkını ver” diyen, son derece incelikli enstrümanlar olarak görülebilir. 
  • Başarılı bir sanat eseri, izleyicinin gözünde güzellik ve ilgi uyandırabilecek özellikleri ortaya çıkarmasını bilir. Sanat eseri, gündelik yaşamın veriler yığınında kaybolup gitmiş öğeleri ön plana çıkarır, onları düzenler ve bize sunar, biz de onlarla karşılaştıktan sonra farkında olmadan çevremizde onları aramaya başlarız-eğer bulursak da onlara yaşamımızda eskisinden daha ağırlıklı bir rol veririz. Bulunduğu ortamda defalarca telaffuz edilmiş bir sözcüğü duymayan, tıpkı ancak anlamını öğrendikten sonra o sözcüğü duymaya başlayan birine benzeriz. 
  • Biz güzellik peşinde seyahat ederken, sanat eserleri de biz farkında olmadan seyahat edeceğimiz yerlere ilişkin kararlarımızı etkilemeye başlarlar. 
  • Van Gogh’a göre her ressam, farklı bölgeleri daha açık ve net görmemizi sağlayarak bir iz bırakıyordu. Velazquez onu geriye ve şişman aşçıların yüzlerindeki kaba ifadeye götüren bir rehberse eğer, Monet onu günbatımlarına, Rembrant sabah aydınlığına, Vermeer ise Arles’in körpecik kızlarına götürmüştür (bölge civarında bir örneğiyle karşılaştıktan sonra erkek kardeşine “Muhteşem bir Vermeer gördüm” diye yazmıştır). Sağanak yağıştan sonra Rhone’u sarıp sarmalayan gökyüzü ona Hokusai’yi, buğday Millet’yi, Saintes-maries de la Mer’deki genç kadınlar Cimabue ve Giotto’yu hatırlatmıştır. 

Bir diğer etkilendiğim bölüm ise yücelik üzerine olan bölümdü. Bir çocuk kitabında insana en acı veren şeyi soruyordu çocuk ata, at  “Kendini başkasıyla kıyaslamak.” diye cevap veriyordu. Peki insanın kendini kıyaslayıp, yüceliğin karşısında küçüklüğü ile hoş olduğu bir an da mümkün olabilir miydi? Sina Dağının tepesinde bunu anlatıyordu Yücelik bölümü. 

Bizden güçlü olan her şeyden illa ki nefret edeceğiz diye bir kural yoktur; irademize meydan okuyan şeyler öfke ve nefret uyandırabildiği gibi saygı ve dehşet de uyandırabilir. Karşımıza çıkan her engelin hangi duyguyu uyandıracağı, söz konusu engelin meydan okuma tarzının soylu mu yoksa yaygaracı ve küstah mı göründüğüne göre değişir. Güçlü ve vasat şeyler karşısında aşağılandığımızı hissederiz; öte yandan güçlü ve soylu şeylere korkuyla karışık bir hayranlıkla bakarız. – Seyahat Sanatı, sf.125

Yüce yerler, sıradan yaşamın bize her gün acı bir biçimde öğrettiği dersi, daha büyük terimlerle yeniden ifade eder: Evren bizden kudretli, biz ise evren karşısında aciz ve geçiciyizdir; yapabileceğimiz tek şey, arzularımızın kısıtlandığını ve bizden daha büyük olgular karşısında boynumuzun büküük olduğunu kabul etmektir. Çöllerdeki taşların ve kutuplardaki buzulların üzerine yazılmış olan ders budur. O kadar büyük harflerle yazılmıştır ki bu yerlerden ayrılıp evimize döndüğümüzde bizi ezmez belki ama bize ilham verir, bizden çok daha heybetli gerekliliklerin öznesi olma ayrıcalığını yaşatır. Korkuyla karışık hayranlık duygusu, ibadet etme arzusuna bile dönüşebilir.

Seyahat Sanatı bittiğinde kaldırdım başımı göğe baktım. Anladım De Maistre*’yi, gülümsedim ve durduğum yerde seyahate çıkmanın tadına vardım. 

* Etrafa seyyah gözüyle bakmak ne demektir? Yenilikleri algılamaya açık olmak bu bakışın en temel gereğidir diyebiliriz. Yeni yerlere daima tevazuyla yaklaşırız. Neyin ilginç neyin sıradan olduğuna dair birtakım kalıplaşmış fikirler taşımayız. Seyahate gittiğimizde, dolaşırken gördüklerimizi daha yakından incelemek için trafiğin ortasında ya da dar sokaklarda aniden dururuz.; bizim hayran hayran baktıklarımız, o anda bize sinir olan yerlilere göre gereksiz küçük ayrıntılardır yalnızca. Yolda giderken bir hükümet binasının çatısı ya da bir duvar resmi ilgimizi çeker; aniden durur, ezilmekten kılpayı kurtuluruz. Bir süpermarket ya da kuaför salonu alışılmadık biçimde ilginç gelir bize. Bir mönünün yazılış şeklini ya da televizyondaki spikerin giysilerini inceleriz uzun uzun. Oranın tarihine ulaşmaya çalışır, notlar alır, fotoğraflar çekeriz. Oysa evdeyken hiçbir beklentimiz yoktur. Mahallemizdeki her şeyi önceden keşfetmiş olduğumuzu düşünürüz, bu düşünceyi otada uzun zamandır yaşıyor olmamıza dayandırırız. On yıldır ya da daha fazla süredir yaşadığımız bir ortamda yeni şeyler bulunabileceği ihtimali imkansız görünür bize. Artık alışmış, dolayısıyla körleşmişizdir. De Maistre’nin amacı, bu edilgenliği üzerimizden atmamıza yardımcı olmaktı. Ev içi seyahat üzerine yazdığı ikinci kitabı yatak Odamda Geceleyin Seyahat’te pencerenin önüne gittiğini ve gece vakti gökyüzünü seyrettiğini anlattı. Gökyüzünün güzelliği, buna benzer güzel manzaraların genelde hiç takdir görmediği gerçeğiyle yüzleştirdi onu: “Bu harika manzaranın tadını çıkaran ne kadar az insan vardır kimbilir! Gökyüzü, uyuyan şehrin üzerini kaplamış, öylece asılı durmakta. Yürüyüşe çıkan ya da tiyatrodan sonra evine koşturan kalabalıktan bir kişi bile bir an için kafasını kaldırıp ışıldayan takımyıldızlara bakmamıştır.” İnsanlar bunu yapmazlar, çünkü daha önce hiç yapmamışlardır. Onlar, evrenin sıkıcı olduğunu düşünme alışkanlığını edinmişlerdir bir kere; evren de bir süre sonra onların beklentileriyle sınırlı kalmıştır. 

Ruh halimiz iyi, hava da biraz güneşliyse, iç dünyamızla dış dünyamız arasında bir bağlantı olduğunu düşünürüz. 

Selma TEKİN

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.