SEYİR – Piraye

Anlattıklarım yaşadıklarım değil mi? Seyir’in mistik bir yanı var sanki. Sözleri okuyan her okura ulaşmayacak belki ama, sözlerin ulaştığı okurlarda kitabın ana karakterinde nasıl bir değişim olmuşsa, öyle bir dönüşümü başlatacak…

Sezgilerimle başladım söze. Çünkü Seyir’de sezmeye bir alan açılıyor. Zihnin sesi duyduklarına, gördüklerine, somut olana ya da kendisine aktarılanlara bir akıntıya kapılmış gibi kapılırken sezgi dur, diyor. Zihnin sesini kesiyor ara sıra sezgi. Geçmişten getirdiğin engeller sana ait değil, geleceğe ait endişelerin şu an senin dünyanda yeri yok diyor, bak diyor seziyorsun, ne doğru, ne yanlış seziyorsun aslında.

 Hayatınız bir film olsaydı, şöyle bir perdeden izleseydiniz, nasıl olurdu? Kim olurdu hayatınızın filminin baş rolü? Nasıl bir tür olurdu, nasıl bir mesajı olurdu, siz neresinde olurdunuz bu filmin?

Ben Seyir’i okurken bir film seyreder gibi oldum. Önceleri bir dram filmiydi sanki. Hiç ait değilim bu filme diye düşündüm. Sonra var gibi ama aslında yok olduğum anları anımsamaya başladım. Bir heykeltraş taşı yontarken nasıl küçük darbelerle çalışırsa bu hikayeyi seyrederken içimde bir taş da öyle yontuldu sanki. Evet dedim, bazen benim hayatım da bir dram gibi. İnsan beyni baş edemeyeceğini düşündüğü bir durumla karşılaşınca, gerçek olsa bile onu yok sayma eğiliminde olabiliyor. Yeterince hazır hissettiğinde durum iç açıcı olmasa da kabul edebiliyor… Bu yüzden bir taşı yontmaya benzettim. Hani soğuk bir suya atlayınca hemen çıkmak istersiniz de alıştıkça o kadar da korkulacak bir şey olmadığını anlarsınız ya. Seyir de öyle bir etki yaratıyor. Yavaş yavaş aslında işlevsel olmadığını bilmeme rağmen, sadece bildiğim o diye sıkı sıkı sarıldığım seçimleri anımsatıyor. Ne kadar işlevsiz olursa olsun bildiğinin, tanıdığının güvenine kapılmanın sezginin kapılarını nasıl da kapattığını gösteriyor.

Daha önce gidilmeyen yollardan gidebilmek için ayağına çalıların batmasına, belki kaslarının ağrımasına, belki ekipmanının yetersizliğine katlanmak gerektiğini; yine de o görülmeyen manzaralara değeceğini, kendi iç gücünün bunu ve daha fazlasını başaracak kadar yeterli olduğunu gösteriyor. Galiba olmayacak diye düşündüğünde gittiğin rotanın doğru olduğuna inanmak, devam etme gücü bulabilmek için deneyimli bir yol arkadaşına ihtiyaç duyabileceğini, ihtiyaç duyduğun desteklerin nasıl olacağını da seçebileceğini gösteriyor.

Şimdi ilk soruya geri dönelim, bir film olsaydı demiştik ya hayatınız, nasıl izlerdiniz? Bir çocuğun eğer sahnede kırmızı bir elma şekeri görürse onu fark etmesi gibi, siz de o an zihninizde neyi taşıyorsanız dikkatinizi çeken o olurdu. Kitabı okurken de anlatılan onca hikaye arasında sizin dikkatinizi çeken kendi yaşamınızda benzer bulduklarınız olabilir. Başka türlüsü mümkün değil, diye düşündüğünüz onca durumun başka türlüsünün de mümkün olabileceğini görebilir, belki o gidilmemiş yoldan gitmeyi tercih edebilirsiniz. Benim için uzun zamandır sezdiğim ama bir türlü bilgiye dönüştüremediğim gerçeklerle yüzleşmeme bir araç oldu Seyir. Bir karar verdim, bir adım attım. Sadece bir kitapla değil elbette. Hazırmışım, duymayı bekliyormuşum belki. O yüzden dedim ya başında, bu kitap her okuyana seslenmeyebilir. Öyle bir kaygısı da yok zaten. Eğer içinizden bir ses, evet, bende seyretmek istiyorum diyorsa, çok bekletmeyin o sesi derim ben. Beni etkileyen bir parçayı da paylaşıyorum aşağıda, eğer okursanız Seyir’i belki dikkatinizi çeker, belki de hiç çekmez…

Sistem hiçbir zaman tek taraflı değildir Mina. Sen veren olarak orada olduğunu zannedersin, ama aslında almaktasındır da. Her an. Yaşam asla tek taraflı değildir. İşte bu yüzden de kendimize sormamız gereken en önemli soru…”

Birden durdu ve gözlerimin içine keskin bir bakışla delecek gibi bakarak sordu:

“Var mısın?”

Bir an kalakaldım. Sonra bu keskin bakışların verdiği telaşla hemen atladım:

“Varım tabii Ma, bu kadar yolu nasıl yürüdük beraber?”

Onun istifini hiç bozmadan bana bakmaya devam edişi, cevabın bu olmadığını ve sorunun hala geçerliliğini koruduğunu gösteriyordu. Sessizlik.

“Var olmak, bir yerde bulunmak anlamında mı soruyorsun?”

 “Bulunmak mı Mina? İyi düşün. Sadece yer alarak mı?”

“Yok kendin olarak, tabii kendin olacaksın. Sen olarak var olacaksın. Yeni kendin olarak orada olacaksın değil mi?”

Gözleri yumuşuyor. Buradan doğru bir yerlerde gezindiğimi anlıyorum çok şükür.

“Bunu iyi anla ve iyi anlat Mina. İnsan var olmadan, gerçekten yaşamış olmaktan bahsedemez. Yaşama sanatını icra edemez. Takılır kalır yaşamda. Kapılar hep suratına kapanır. Çünkü çakma kimliğindedir, ilerleyemez, yol alamaz. Her birimiz benzersiz tasarımla kendimiz olmak için buradayız. Yaşam bizden çakma bir versiyonumuzu değil, gerçeğimizi ortaya koymamızı bekliyor.”

Susuyorum ve bekliyorum. Devamı gelecek, biliyorum. Bu bakışı, bu duruşu artık tanıyorum. Birazdan döküleceklerin çok önemli olacağını da. Nitekim geliyor:

“Yaşamdan alabilmek için önce yaşama kendini sunacaksın. Sahneye çıkıp kendi gerçeğini oynayacaksın ki alkış alasın. Yoksa yok ise, ‘Ben oynamıyorum, ben kendimi yaşama sunmuyorum,’ diyerek öyle kazık gibi yer işgal ediyorsun demektir. Bu durumda sen tekrar eden ayrılıkçı, hayırsız, korku kaynaklı düşünceler ve dolayısıyla bunları yansıtan oluşunla, sadece ortamı bulandırıyorsun demektir ki, o bulantı senin yaşamında da işte kendini gösterir. Bir bulantı girdabında döner durur hep daha dibe inersin.”

Sevgiyle.

Selma TEKİN

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.