DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK – Tom Baker

Domuzları Tekmeleyen Çocuk’un öyküsünü okurken Robert Caligari’yi, zihninden geçenleri, hayatta kalırken kullandığı yolları seyrederken içimden şu söz geçti durdu: Konuşulmayan acı, kalbi parçalar. Sf. 88 William Shakspeare, Macbeth

Kitaptan etkilendim. Bir şeyden etkilendiğinizde, söz hemen yerini bulmaz. Belki bir düğümlenme olur boğazınızda, belki hafiften gözleriniz yaşarır; ya da bana öyle oldu. Belki de dinlediğim, anlamaya ve yardım etmeye çalıştığım çocuk arkadaşlarımı sıkça hatırladığımdan… Robert’in ölümünü anlatıyor gibi görünüyor kitap. Evet, ölüyor Robert. Kalbi parçalanarak ölüyor bana kalırsa…

Başlangıçta Domuzları Tekmeleyen Çocuk’ un öyküsünü, terapi koltuğundan kalkarak okumayı başaramadım. Karşımda otursaydı Robert, çizseydi, anlatsaydı, içindeki şiddeti kussaydı, kendini duyurmanın başka yolunu bulamadığını; “Dünya kötü, ben de kötüyüm.” İnancından başka bir çözüm bulamadığını anlatsaydı, acaba yine böyle mi olurdu? Diye geçirdim içimden.

Kitabı alın, okuyun demek istiyorum. Dilime engel oluyor bir ses. İçine doğduğu “düzeni bozana” bozguncu, “işe yaramaz” şeyler yapana yaramaz, çareyi yok etmekte bulana “saldırgan” derken içinde hiç “Acaba…?” sorusu olmayanlar okumasın. Çocuklara; o kadar da çocuk olmayanlara okuyun, okuyun muhakkak! Demek istiyorum yine engel oluyor bir ses. Bazen bize öğretilene öyle sarılırız ki, öyle güven duyarız ki; biraz bile tutarsız bir durumla karşılaştığımızda ilk tepkimiz “Hayır!” olur. Bir ebeveynin “Bu çocukla baş edemiyoruz.” Sesi geliyor kulağıma, o ebeveyn okusa ne düşünür acaba? Öfkelenir mi, kendi çocuğuna yetememenin, belki kendi çocuğunun sesini “duyamamanın” sancısını yeniden mi hisseder? Diyelim ki öyle olsun. Çok rahatsız etsin okuru bu kitap. Yine de değmez mi? Bizi rahatsız eden şey yaralarımız hakkında fikir vermez mi? Mesela ben, durdum yeniden terapi koltuğunda ve gittim kendi çocukluğuma.

Robert’de “Hayır!” diyor; fakat yok etmeye çalışırken kendi içinde de parçalanmalara yol açtığını göremiyor. O kadar yüksek sesle “Hayır!” Diyor ki kendi içindeki sesi de duyamıyor. 6 yaşımda ilk defa şiddete tanıklık ettiğimde; üstelik en sevdiklerimin birbirini acıtmakta sakınca görmemesine şahit olduğumda, bunu anlayamamıştım. Başta uykudan çığlıklarla uyanma, daha fazla yemek yemek olarak baş göstermişti anlamaya çalışma çabam.

Böyledir, içte bir düzen bozulduğunda dışımızda neyi kontrol edebiliyorsak onu kontrol etmeye çalışırız. Sonra açık açık sormuştum anneme: “bir daha olacak mı?” diye. Bilmiyorum demişti. Olmaz da diyemem. Sen ancak kendini korumayı öğrenebilirsin, zarar vermeden; fakat bakışı kötü olandan koruyarak… Güçlü olabilirsin, düşsen de kalkabilirsin. Taekwondo’ya başlamıştım böylece . Başladıktan sonra, gece kabusları ve aşırı yemek yeme bitmişti. Fakat yakınlığı da kaybetmiştim. İnsanlara yaklaşamıyordum. Hatta anımsıyorum, erkek arkadaşlarımla “Kim daha güçlü?” Yarışları yaptığımı… İşte o herkese haddini bildiren Robert’te, kendini yenmeye çalışan Selma’nın çocuksu çabalarını görüyorum.

Sonra başka mahalle ve başka bir okula başladığımda; öğretmenimin Selma’nın “Gerçeği bu değil, o güzel şarkılar söylüyor, onun ruhunun mayası başka… “ yorumuyla, başımı kemana yaslamayı öğrendiğim anlar geliyor gözümün önüne. “Ah!” diyorum, “Bak Selma, ölmeden önce ki son çıkışı göstermiş bir öğretmen sana.” Sonra, Yaşımın 7 katı bir keman öğretmeniyle ilişki kurma çabam oturuyor gözüme. Aslında nasıl yüksek çıkıyordu sesi, yanlış notalar bastığımda nasıl küçülüyordum karşısında; sonra açıklıyordu neden kızdığını:

“Eğer sana verilen emeğin karşılığında çalışmazsan sadece kendi zamanından çalmazsın. Benim sana harcadığım zamanı, ailenin sana harcadığı zamanı, parayı da çalarsın. Emek verecek kadar istemiyorsan şimdi bırak. Hata yapmana kızmam, çalışmadığın zaman çalışmadım demene kızmam, çalışmadığın için hata yapıyorsan ve çalışmadığını gizlemeye çalışırsan buna kızarım… Ne zaman canın sıkılsa sarılacağın bir dost kazanıyorsun, küstürme onu.

Neden anımsıyorum?…Çünkü insan anlıyor zaman içinde. Şiddeti, öfkeyi, yok etme güdüsünü de anlıyor. Hepsi insan için diyor. Bunu ifade etmenin başka yollarını da arayıp bulabiliyor; ki bana göre sanattan daha kısa bir yol yok anlamak ve anlaşılmak için. Tom Baker zor olanı yapmış, kabul görmeyeni göstermeyi denemiş sanatıyla. Görmezden gelinenle yüzleşince insan her gün geçtiği yollarda bulduğundan çok daha fazla şey bulabiliyor. Benim için de açıcı, rahatlatıcı, öğretici bir etkisi oldu bu anlamda Domuzları Tekmeleyen Çocuk’un. Bol alıntılama paylaşacağım bu yüzden, hem kendime hatırlatıcı hem size hatırlatıcı olsun diye. İstiyorsanız gardınızı alıp okuyun, isterseniz bu söylediğimi bile duymayın. Hazır olduğunuzda bulur hakikat sizi. O zaman huzur bulursunuz. Dilerim bulursunuz, buluruz…

İşte altını çizdiğim birkaç parça:

  • Otoriteyle ne zaman, herhangi -tekrar ediyorum- herhangi bir şekilde muhatap olursanız, daima kibar olun! Hayır, hayır, durun. Paspas olun demiyorum; bahsettiğim özellikle o değil. Sadece kibar davranın ve azıcık gülümseyin diyorum. Neden? Çünkü bu onların kafasını karıştıracaktır da bu yüzden. Bunu yapabilecek duruma gelirseniz fark edeceksiniz ki insanlardan her ne istiyorsanız güzellikle alma gücünüz var.
  • Küçük ilanlar; Robert Caligari’ye çok şey ifade ediyor, onun parlak hayal gücünü besliyordu. Hayır, parlak hayal gücünü tarif etmek için doğru sözcük değil. Onur daha doğru olurdu; ya da belki aşırı obur. Hayır. Buldum! Parlak ya da onur değil doğru kelime, doymak bilmez. Evet işte, doymak bilmez. Bu şu demek: “tatmin edilemez”. Durum, Robert’in kafasında böyleydi. Hayal gücü tatmin edilemezdi. Bir şeyle ilgilenmeye başladığında, bu ona yetmiyordu. Bu tip insanlardan etrafta yeterince var. Bazıları müziğe kaptırır kendini ve pop gruplar hakkında bilinmesi gereken ne varsa bilirler. Diğerleri de futbol takımları ya da pembe diziler konusunda öyledir. Kendilerini heyecanlandıran bu tip şeylere doyamazlar. Bazı alaycı yetişkinler buna Boş Uğraş* derler.

*Trivial Pursuit: Abesle iştigal olarak da çevrilebilecek bu terim, oyuncunun genel ve popüler kültür sorularına cevap verebilme yeteneği üzerinden ilerleyen bir masa oyununun adıdır.

  • İnsanları güldürmek için bu kadarı yeterliyse, domuzları daha sık tekmelemeliydi. Bu böyle yıllarca sürdü. Robert karşısına çıkan hiçbir domuzu tekmelemeden edemedi.
  • Bu küçük deneyimin ardından, ne zaman bir domuz veya domuz döşü görse yüzü kıpkırmızı olurdu ve herkes buna gülerdi. Ama Robert iyileşmişti. Ve bir daha asla domuz tekmelemedi. Robert’in hoşuna gitmeyen nokta kendisine gülünmüş olmasıydı. Kimse kendisine gülünmesinden hoşlanmazdı ve Robert bundan en az hoşlananlardandı. İnsanlar çalınmış domuz pastırması sandviçinden bahsedip güldüğünde -ki sıklıkla yapıyorlardı bunu-hiçbir şey söylemedi. Ama içten içe köpürdü ve acısını nasıl çıkaracağını düşündü. İşte tam da bu sırada anladı ki insanlardan aslında hiç de hoşlanmıyordu.
  • Robert, kız kardeşini fazla sevmiyordu ve yabani ot zehrinin Nerys’e birazcık karın ağrısına mal olmasından oldukça hoşnuttu. Her zaman işe yaramaz olduğunu düşünmüştü ve zehirlenmesi meşruydu.
  • Robert’in gizli mekanı bir meşe ağacıydı. Tepesi güçlü bir rüzgarla kopup gitmişti ama yaşlı ağaç her nasılsa ayaktaydı. Robert’in zamanını geçirmeyi sevdiği ve dünyaya olan nefretini besleyip büyüttüğü yer işte bu parçalanmış ağaçtı. Tüm eşyası eski birkaç battaniye, birkaç James Hebert* romanı, bir miktar teneke Coca Cola ve yayıydı.

*1942 Londra doğumlu çok-satar İngiliz korku yazarı. Özellikle 1974 tarihli ilk romanı “Rats” (Fareler) ile ünlüdür. Bu roman 1982 yılında “Deadly Eyes” (Ölümcül Gözler) adıyla sinemaya da uyarlanmıştır.

  • Kalan birkaç metreyi son sürat katederken, ağaçtan gelen radyo sesini duydu ve bunun bir hata olduğunu düşündü. Kendisini ele verebilecek bir hataydı. Ama Robert’in o an olduğu kadar mutlu olduğunuzda, gerçek zaman duygunuzu yitirirsiniz. Mutluluk zaman bilincinizi tümden karıştırır.
  • Gençlere, mutlu oldukları zamanlarda hayatın ne kadar tehlikeli olabileceği anlatılmalı. Öyle bir ruh hali ki insan kendisini Superman gibi hissediyor ve Supermen’in sonunu da hepimiz biliyoruz.

  • Robert’in şimdiye kadar çektiği tek gerçek acı insanlara olan nefretinin acısıydı ve o da zaman içinde garip bir zevk halini almıştı.
  • — O anda, vücudundan başka bir acı dalgası geçti ve aniden köprüdeki zavallı at için üzüldüğünü fark etti. Robert kasten bir atı incitemezdi.
  • kadar uzun zamandır farelerin zekasına, ayrıca azamet ve cesaretlerine de hayrandı ki. Sıklıkla fare olarak doğmuş olmayı dilemişti. Bir fare bir şeyi gerçekten istediğinde genellikle onu alırdı. Ve Robert farenin ne istediğini merak etti.
  • Düşünceleri sanki bu acıya katlanmaktansa, bir kaçış yolu bulmaya çalışır gibiydi. Aynı düşünceler, soğukkanlı ve acımasız bir suikastçı tarafından alnının tam ortasından vurulmanın tatlı hayalini kurdu. Evet, huzura ermek bu olurdu, diye düşündü. Sonra başka bir düşünce çıktı sahneye; boğazının kesilmesi düşüncesi. Evet! Evet! Diye onayladı çıldırmış Robert. Kesinlikle böyle olmalıydı. Bir fare tarafından yenilmek değil. Ama güçlü olduğu, hinliğinin onu masım yaratıkların efendisi kıldığı zamanlarda kurbanlarına nasıl merhamet göstermediyse, Robert için de merhamet yoktu.

Selma TEKİN


Kitap İçin TIKLAYINIZ

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.