FİLOZOF MEŞE’NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ – Anooshirvan Miandji

“Filozof Meşe, kendini eleştirebilen ve geliştirebilen tüm çocuklara ithaf olmuş bir kitap.”

Kitap böyle başlıyor ve bu benim için oldukça anlamlı bir giriş çünkü ben de öğretmenliğimi, anneliğimi ve yaşamımı “kendi üzerine düşünen çocuklar”  yetiştirebilmek adına uğraşlar vererek yaşıyorum.

Kitabın düşündürdüklerine, kitaptan alıntılarla devam edelim.

Kitabımızın kahramanı olan Küçük Meşe çok üzgün, çünkü büyüme derdinde ve bir türlü istediği kadar büyüyemediğini düşünüyor. Oğlunun bu derdine kayıtsız kalmayan annesi onun derdine bir açıklama getirmek için aşağıdaki hikâyeyi anlatıyor.

Hikâye meşelerin kurak bir mevsimde güneşten kavrulma tehlikesi yaşamalarıyla başlıyor. İçlerinden biri bunu engellemek için köklerini daha derine salıp büyümeyi ve daha da büyüyerek diğerlerini korumayı istiyor. Bu meşe bir süre sonra öyle büyüyor ki çevresindeki kimse artık yeterince güneşten yararlanamıyor, kimse köklerini rahatça toprağa salamıyor. Çünkü büyük meşenin kökleri beton gibi her yeri kaplamış durumda.

Annenin anlattığı hikâye aslında kendi hikâyeleri. Meşeler olarak kendi güçlerini ortadaki meşeye teslim etmeleri ile ilgili annenin yaptığı açıklama ise çok dikkat çekici;

“Biz sandık ki işin kolayına kaçar, tüm yetkimizi, gücümüzü ona aktarırsak daha iyi olacak, tembellik yaptık, kendi işimizi ona yaptırdık. Oysa her meşe kendi köküyle derine inebilirdi, güneşe karşı kendini muhafaza edebilirdi, kendi kendini iyileştirebilirdi; ama biz uzun yolu seçmedik, kolay yolu seçtik. Hepimiz gücümüzü ona aktardık, onu biz yarattık ama o bu gücü kötüye kullandı, büyüdükçe şımardı, şımardıkça büyüdü. O, başlangıçta, fedakârlık, hizmet, özveri sloganları atan meşeden eser kalmamıştı… Herkes güçlü bir meşe başımızda olursa dertlerimiz hepten çözülür sanıyordu ama kimse akıl edemedi ki güç tepeden gelmez, temelden gelir, hepimiz tek tek güçlü olursak, hepimiz tek tek çalışkan olursak anca gerçek aydınlık olur. Ama biz hep biri çıksın da bizi kurtarsın düşüncesindeydik. Sonunda biri çıktı ama o bizi değil kendini kurtardı. Sonunda kazanan biri varsa o da büyük meşedir ve o bizim zaaflarımızı suiistimal etti.

Küçük meşe soruyor tabi annesine “suistimal nedir” anne.

Suiistimal, görev ve yetkiyi kötüye kullanmak demektir. Güç ile ilgili birinci koşul, onu kötüye kullanmamaktır; güçlü olmak haklı olmak demek değildir.

Ona biz yetki verdik, keşke vermeseydik; ama o kadar kibar ve nazik konuşuyordu ki ben dâhil herkes etkilenmişti… Dil başka, akıl başka, el başka şeyler yapınca anlaşıldı ki dediği gibi düşünmemiş, düşündüğü gibi de dememiş.

Bir de her şey bir akış bir değişim içerisinde. Başlangıçta ki niyet iyi olsa da süreç içerisinde niyet değişebiliyor. O yüzden farkında olmak için kişinin kendi kendini eleştirebilmesi ve olanı biteni gün be gün tekrar değerlendirmesi çok önemli.

“Bilinçli olmamız için çok şey bilmemiz gerekmez ama bildiklerimizi doğru kullanmamız şart.” diyor küçük meşenin annesi!

Annenin açıklamasından sonra ne yaptığının farkında olmak kavramının ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Sürekli bir takım kararlar alıyor, bir şeyler yapıyoruz ama gerçekten ne yaptığımızın farkında olarak mı o şeyi yapıyoruz ya da seçiyoruz durup düşünmeli doğrusu.

Küçük Meşe annesinin anlattığı hikâyeden sonra kendince sorunu tanımlar ve bu soruna bir ad bile koyar. “Büyük Meşe Sorunu”. Aslında benim çok hoşuma gitmeyen bir şey oldu bu adlandırma. Çünkü başımıza gelen şeylerden sonra faturayı birilerine kesme, kendi payımıza düşün kısmı görmemize engel olan bir tutum olabiliyor. Suçlanacak bir kötü bulundu mu bu insanın kendi yaptıklarının olan şeydeki etkisini doğru değerlendirme olasılığını ortadan kaldırıyor. Bireyde sorumluluk değil yargıçlık gelişiyor. Hatta kurban bile olunsa. Kişi kendini zavallı mağdur konumuna oturtuveriyor. Mağdur işte ne yapsın!

Neyse bizim minik meşemiz “büyük meşe sorunu”yla ilgili bir şeyler yapabileceği ümidiyle aranmakta ve çevresindekilerle konuşmaktadır.

Küçük Meşe bir gün baykuşla konuşur. Baykuş yapılan şeylerin diğer kuşaklara etkisi ile ilgili küçük meşeye beni de çok etkileyen bir şey söyler. İşte onun sözleri:

“Bizden önceki nesil bilinçsizce çok avlandıysa bizim için az av kalır ve biz yokluk çekeriz. Toplumlar ve topluluklar bir zincir misalidir, senden önceki seni etkiler, sen de senden sonrasını etkilersin. O yüzden toplumsal bilinç sadece kendini değil, senden öncesini ve sonrasını düşünmeyi gerektirir. Bu bilincin olmadığı toplumlar kesik kesik ve yüzeysel yaşar.

Ben meşeleri üç guruba ayırıyorum.

Saf meşeler ki onlar düşünmeyi sevmezler ne söylersen inanırlar.

Bencil meşeler ki işlerine geldikçe ve fayda üzerine ilişki kurarlar ve bu tip meşeler birinci tip meşeleri çok güzel sömürür.

Bir de üçüncü tip meşeler var ki onlar başkalarını da düşünen iyi meşelerdir bunlar tıpkı senin gibi. Burası daha da önemli bunlar hep azınlıktır. Çünkü iyi olmak sadece demekle olmaz, eylem ister. İyilik sözden değil gönülden olmalı.

            Küçük Meşe ile Baykuş sohbete devam ederler. Baykuş “gönül”’ü anlatır küçüğe.

– “Gönül”ü anlatmak kolay değil kelimelere sığmaz… Gönül yürekten gelen temiz duygulardır, bizi özümüze bağlayan bağdır. Bak gönlü güzel olanın niyeti de eylemi de güzel olur. Gönül güzelliğini görmek için göze gerek yok yürek yeter.

Bir çocuk kitabında bu kelimenin geçmesi hem Türkçe’miz hem de gönlümüz için ne büyük zenginlik.

Kitabı okuyunca fark edeceğiniz en önemli şeylerden biri Küçük Meşe’nin soran, merak eden bir ağaç olduğu.

– “Acaba ben yıldızları görebilecek miyim?” anne?

– Sen soru soran ve merak eden bir meşesin. Her şey soru ile başlar.

            Annenin sözleri Ne anlamlı…

            Hadi burada biraz duralım.

            Bana göre de her sorun bir soru kaynağı. Ama sorular da çeşit çeşit. Yargılamak için sorabilirsiniz:

-Neden böyle oldu?

-Kim yaptı?

Bu sorular bir yargıya varmak için sorulan sorular. İstediğim o ki, bundan daha derin sorular soralım. Her şeyle ilgili derinleşmek için soralım. İnce görmek için soralım.

-Nasıl oluyor?

-Acaba bu durum gerçekten tam olarak benim gördüğüm gibi mi?

-Ya anlatıldığı gibi değilse?

-Bu konuyla ilgili bilmediğim neler var?

-Yanılıyorsam?

-Eğer böyle değilse nasıl olabilir?

-Benden farklı görenler bu olayı nasıl görüyorlar?

            “Yanılıyor olabilir miyim”  “Fark etmediğim neler var?  niyetleri ile çatışmanın başında sorduğumuz sorular duruma bakışımızı yeniden ele almamızı gerektirir. “İlk bakışta gördüğüm yanıltıcı olabilir, bu durumu sakince ve yavaşça değerlendirmeliyim” düşüncesi, başka açılardan durumu görmekle ilgili gayret göstermemize neden olan bir başlangıç noktası olabilir.

İnsan kendisine rahatsızlık veren, acı ya da kaygı hissettiren bir durumla ilk defa karşılaştığında bunu yapamayabilir. Başlangıçta sorunu ele alışımız duygularımızın kontrolündedir. İnsan duygularının esiri iken hep aynı taraftan bakma eğilimindedir. Sorun olan şeyi, çatışmayı etraflıca ve farklı açılardan değerlendiremez.

Bence bu noktada ebeveynlerin ve öğretmenlerin fark etmesi ve kendi kendilerine hatırlatmaları gereken şey şudur ki;

Çatışma ve sorun çözmeyi yeni öğrenen bir bireyle karşı karşıyayız. Onlar bunu yeni öğreniyorlar ve muhtemelen de bizim çatışmalara yaklaşım tarzımız ve sorduğumuz sorular onların modelleri olacak. O nedenle bizlerin çatışmaları hangi sorularla ve nasıl ele aldığımız çok önemli.

            Sorunu ele alırken “Kim yaptı?” sorusu elbette sorulabilecek sorulardan birisidir. Ama bazen sadece bu soruyu sorarak sorunu çözebileceğimizi düşünüyoruz. İşte bu kısım biraz yanıltıcı. Oysa bu soru (Kim Yaptı?), sorunu çözmekten çok sorunun kaynağını bir kişiye bağlama, o sorundan o kişiyi sorumlu tutma kısacası suçluyu, sorumluyu bulmaya yönelik bir yargı sorusudur.

-Kim yaptı?

-Sen yaptın.

Aslında bu soru sorunu anlama ve çözmekten çok bir sorumlu arama aracı oluyor. Sorulan soru durumu anlamaya hizmet etmiyor.

-Kim yaptı?

-O yaptı.

-Ne olacak şimdi?

-Bilmem ben yapmadım ki! O yaptı onun bir şeyler yapması lazım. Ben ne yapabilirim ki!

Şükürler olsun ki bu soru soru asla sorunu çözmüyor. Dolayısıyla sorunun verdiği rahatsızlık duygusu bitmiyor.  Sorun uygun soruları sormadığınız takdirde, tekrar tekrar farklı kılıklarda kişinin karşısına çıkıyor.

Hiç buna şükredilir mi? demiş olabilirsiniz. Evet bence en çok şükredilmesi gereken şey bu, rahatsızlık hissi. Öğrenme için gerekli olan itici güç çok zaman bu rahatsızlık hissinden kaynağını alıyor.

            “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.”

Sorunun verdiği o acı ve rahatsızlık duygusu tekrar duruma bakma ve değerlendirme yapma için başlangıç noktası oluyor. Bu sorgulama sırasında insan konuşuyor, aranıyor, birilerine anlatma gereği duyuyor, bir şeyler yapma gereği duyuyor, çaresiz hissediyor. Yani kendini diğerine muhtaç hissediyor.

Nihayetinde insan tek başına var olabilen bir canlı değil. Birlikte, diğerlerinin desteği, fikri ve yaptıklarıyla ayakta ve hayatta kalabiliyor.

Bir derdi olan insanın arayışı, umulur ki kişiyi olanı anlamaya biraz daha yaklaştırsın… Doğru ve uygun soruları sormayı öğretsin.

Ancak ben inanıyorum ki yeni sorular sormak neyi kaçırıyorum, neyi eksik görüyorum (BEN) diyenler tarafından yapılabilir.  Diğerinin yaptıklarına değil de, kendi bakma, görme süreçlerine bakabilen fark yaratıyor.

            Bu noktada kaygılı, kederli ve acı çekiyor olmak yani sorunun tasası içerisinde olmak, kişiyi arayışa götürüyor.

Kaygı, tasa, keder, dert, sorun bunlar kıymetli şeyler.

“Ama sorun beni aşıyor”, “ben yapmadım ki,  ben ne yapabilirim”, “Bıktım, hep mi dertler beni bulur” gibi cümleler, sorumsuzluğu, umutsuzluğu ve ataleti getiriyor. Kişi yapay ve anlık çözümlerle kendi acısını unutmaya, kendini avutmaya ya da dışarıda bir yerdeki sorumluları bulup onları cezalandırmaya çalışırken zaman geçiyor. Yaşanan sıkıntılar, acılar içerisinde hayat sona eriyor.

Hayat sadece acı duymak değil, o acıların yol açtığı sorularla anlamı bulmakta yatıyor bence…

            Neyi kaçırıyorum, neleri fark edemiyorum, nerede yanılıyorum zahmetli sorular. Olanların farklı açılardan ele alınması çokça çaba ve zaman istiyor. Daha çok dinleme, durup bakma, kendi düşünce ve duygularını fark etme, izleme ve başkalarının hikâyelerine kendi hayatında yer vermeyi gerektiriyor.

            Dertlilerin, ızdırap çekenlerin ve sorunu olanların en büyük yardımcıları sanat, edebiyat ve spor. Başka açılardan görmeyi, bütünü görmeyi ve hatta hissetmeyi sağlıyorlar.

            A spor da nereden çıktı diyebilirsiniz. O her şeyden önce yılmama ve disiplinli olma alışkanlıkları gibi temel yaşam alışkanlıklarını kişiye kazandıran en temel unsurlardan. Bu alışkanlıklar ise sorun çözmek isteyen kişilerin sahip olması gereken temel becerilerden…


Sorunlar ve çatışmalar;

Durmamız,

Tekrar bakmamız,

Duyguların yarattığı enerjiye çıkış verebilmemiz, önce onları anlamaya çalışmamız,

Bize işaret ettikleri ihtiyaçları anlamamız,

Başka pencerelerden bakabilmemiz için var.

            Bir hikâyede bir filmde bir sanat eserinde kırmızı başlıklı kızın penceresinden olaya bakarken bir diğer sanat eserinde hain sandığımız kurdun penceresinden bakabiliyoruz.

Tıpkı “Filozof Meşe” kitabınının yani bir çocuk edebeyatı eserinin bana düşündürdükleri gibi. Ever kitap çok güzel ve anlamlı devam ediyor. Küçük Meşe’nin sorunu çözülüyor. Ama nasıl olduğunu okumalısınız.

            Kitaptan aklımda ve gönlümde kalan son cümleler ise şunlar;

“El eli yıkar, o da döner yüzü yıkar, birlikten güç doğar.” Bu evrenin kendine göre bir düzeni var, bir hesabı kitabı var. Her şeyin bir zamanı var, günü gelmeden nasıl dal yaprak açmıyorsa o da işini kendi kurallarına göre yapar. Asıl marifet evrenin kurallarını değiştirmek değil o kurallara saygı duymaktır.”

Dikkat edelim büyük meşe gibi evrenin kurallarını hiçe sayarsak, küçümsersek sadece kendi sonumuzu hazırlarız evren akışa devam eder…

Melike İNCİOĞLU


Kitap İçin TIKLAYINIZ

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.