İÇİMİZDEKİ REHBER Öykülerle Psikoterapi – Sümer Öztanrıöver

Kitap, birbirinden derin anlamlar içeren metaforlarla dolu öykülerle psikolojik farkındalık yaratmaya çalışmakta. Çok akıcı, bir çırpıda bitiveriyor fakat içinizdeki varlığının ayırdında bile olmadığınız yerlere dokunuyor, etkisinden öyle kolay çıkamıyorsunuz.

‘’Bilinçaltımızda doyurulmamış ihtiyaçlar, engellenmiş duygular, istekler, hayaller, fanteziler toplumsal benlik (süper ego) tarafından bastırılmış bir halde içimizdeki varlığını sürdürürler. Bu ihtiyaçlar suyun altına itilmiş top gibidir. Topun büyüklüğüne bağlı olarak, onu aşağıda tutmak, muazzam bir enerji harcamayı gerektirir. Bizi zayıf düşüren fiziksel, duygusal, sosyal olaylarla bazen yavaş yavaş (örn. Depresyon) bazen bir ok gibi (örn. Panik atak) hızla yukarı fırlar…

..Bu kitap sizin “HAYIR’’ ve ‘’ÖNCE BEN’’ demenizi sağlıyorsa amacına ulaşmış demektir. Korku ve endişeden arınmış doyumlu anlamlı bir yaşam dileğiyle.’’

Özellikle kabul ve adanmışlık terapisi ekolüne çok benzettiğim, her şeyi gören izleyen bir üst benlikten bahseden ‘’tiyatro’’ adlı öyküyü çok beğendim. Tüm kitabın içinde en can alıcı bulduğum paragraf:

‘’Şimdi çocuk, sahnenin önünden çok arkasıyla ilgiliydi. Sahne arkasındaki tüm o koşuşturmalar, var olan bir planı gerçekleştirmek içindi. Her şey bir plan dahilinde yapılıyordu: mükemmel bir plan. Sahne önünde yaşanan dram, oyunun sonunda bir kurtuluşa dönüşüyordu. Sahne arkasına odaklanan çocuk için sahnede yaşananlar, o kadar da önemli gözükmüyordu şimdi. Oradaki duygulara kendini kaptırmıyordu, her şey olması gerektiği gibiydi, tıpkı hayat gibi.’’

Bana düşündürdüklerinden bahsetmek istiyorum bu kısmın özellikle: Aklımdan olumlu olumsuz binlerce düşünce gelip geçer fakat ben o düşünceler değilim, onlarca duyguyu gün içinde çeşitli yoğunluklarla ve kombinasyonlarla hissederim ama ben o duygular da değilim. Ben onlardan daha fazlasıyım. Onlar (duygular, düşünceler…) sadece perdenin önünde oynanan oyun, görevlerini yerine getirirler ve giderler. Ben bütün hepsine yukarıdan bakan gözetleyen bilincim.

Ayna isimli öyküsü de ilginç ve merak uyandırıcı:

‘’Sonunda aynaların sırrına erişti. Aynaların varlığının nedeni, kendi içindeki kabullenemediği şeylerdi. Bunları başkasında gördüğünde, kontrol edemediği öfke tepkisi ortaya çıkıyordu. Yani başkalarında kendini görüyordu.” Tıpkı Mevlana’nın sözlerindeki gibiydi:

“Kendi içindeki hatadan kurtul, çünkü başkalarında seni endişelendiren şey, senin kendi içinde yatar.”

…Artık aynalar düşmanı değil, dostu olmuştu ve her sabah, aynada gördüğü kişiye gülümsemeden ve ’’günaydın’’ demeden güne başlamaz oldu.’’

İçeriğinde biraz tasavvuf esintileri bolca da mindfulness bulunuyor. Yani anda kalmak, yaşadığın her şeyin tadını çıkarmak, yaptığın her işe konsatre olmak, hayatı içsel referanslarınla yönetmek, bedeninin ve etrafının farkında olmak.

…Ağırlıklar, sahip olduğunu zannettiğin; mevki, unvan, güç, para, başarı, gençlik, güzellik, şık elbiseler, evler, arabalar ve sağlığındı… Zincirlerin, seni bu dünyaya sıkıca bağlayan, aslında senin olmayan, öğrendiğin ve sorgusuzca kabullendiğin kör inançların, alışkanlıkların ve bütün yumurtalarını onların sepetine koyduğun bir veya birkaç kişidir.

       Hoşuma giden bir de olumlama metni var onu da fotoğraf olarak paylaşıyorum.

Gülsüm ATEŞ

Kitap İçin TIKLAYINIZ

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.