OSMAN – Ayfer Tunç

‘’Ah, kimselerin vakti yok. Durup İnce şeyleri anlamaya.’’ Bu dizeleri sana mı yazdılar Osman? Sen neler yazdın bize Osman? Ilık ve huzurlu bir ilkbahar esintisiyle yazmaya başladığın günlüklerini gövdesi hayat kadar yaşlı, hayat kadar yeşil ve umut dolu bir ağacın dallarına bir dilek gibi astın ya…

  Sarsıcı bir roman… Işıkları cılız yanan bir caz kulübün de soru cevaplarla başlayan hikaye yine başladığı yere Osman’ın ışıkları tamamen kapattığı ana dönüyor.  Bu araya okyanus kadar derin ve büyük bir hayat sızıyor. Osman, o hayatın kıyısında sizi naiflik ve incelikle dolu gemisinde bekliyor. Rüzgarına kapıldığınızda o gemiyle büyük dalgaların içinde buluyorsunuz kendinizi… Güneşli günlerde heyecan dolu renkli adalar keşfediyorsunuz. Fırtınaların büyüdüğü geminin su aldığı günlerde yitik bir adamın ruhunu taşa bağlayıp okyanusun dibine gönderdiğine şahit oluyorsunuz. Böyle günlerde kaptan defterini daha çok dolduruyor Osman… Defterin her sayfasını bir şişeye koyup hayallerle dolu limanlara sallıyor. Şişelerin içine balıklar, Osman’ın içine kederler giriyor.

  “Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun.” Bu sözleri senin ruhuna mı yazdılar Osman?  Sen ne sanmıştın ki Osman? Kurtuluş sadece ölümden sonra cehennemden kurtulmak değildir. Yaşarken, bazen kendinden bazen insanlardan kurtulabilmektir Osman. Sen ne kendinden ne de o insanlardan kurtulabildin.

  Osman; Nişantaşın’da doğmuş ailesi varlıklı, babası despot, annesi melek,  kardeşi öteki olan yetenekli bir hayalperest. Babası Necmi Bey her ne kadar profesör olsa da varlıklı bir yoksul… Çocuklarının başaramadıklarını başarması için esir alan babalardan. Osman romanda ters bir kimlik çiziyor babasına karşı. Dayatmalarına karşı bir çıkış yolu bulup kendi ayaklarının üstünde durup özgün bir imza atmak istiyor hayata…Babasıyla kopya kalbe sahip olan kardeşinden dolayı da yalnızlığı derinleşiyor. Babasının Osman’la tek gurur duyduğu şey onun çok iyi piyano çalıyor olması. Osman onu dinleyen herkesin kulaklarına cennet ezgileri gönderecek düzeyde iyi çalıyor piyanoyu. Tek yanılgısı hayat basamaklarını da piyano tuşları gibi sanması. Aşık oluyor Osman ve hayatın tuşlarını karıştırmaya başlıyor.

  Ah be Osman yere bastığında dünyanın senden daha büyük olduğunu anlamamak için ayakların hiç yere basmadı. İlkbahar esintisiyle başladığın hayatı önüne çıkan her olumsuzluğu içselleştirip kaderin bir çekici olarak gördüğünden kararan gökyüzünden felaketler yıldırım gibi indi. Senin gibi naif bir müzisyene yakıştı mı? Söylesene bana Osman sağırların dinlediği müzik mi kötü yoksa kötü müzik mi insanları sağırlaştırıyor?  ‘’Yom – The Old Man’’ şarkısını armağan ediyorum sana Osman…  Son olarak bir şey itiraf ediyorum; ben de senin gibi babamın yarım kalmış gururu, annemin göz bebeklerine sığdıramadığı umuduyum.

Ufuk Zafer ADA


Kitap İçin TIKLAYINIZ

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.