BAŞI SINUKLAR İÇİN KILAVUZ – Kemal Sayar

                Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzuli’yim

                Bu alamet ile bulur beni soran olsa nam u nişanımı

                  Fuzuli

Kemal Sayar, dünyaya düşmekle başı yarılanlara, kalbi kırılanlara ve kalbin ışığını söndürmemek için gayret edenlere bir kılavuz olsun niyeti ile kaleme almış bu kitabını. Bu, insanın varolduğundan beri araştırdığı, cevabını bulmaya çalıştığı bir soru; “Neden bu dünyaya gönderildik?” Herkes farklı cevaplar bulmuş kendilerine göre ben de hatırlarım çocuk aklımla, Adem dedemiz elmayı yiyince Allah ona ceza olarak göndermiş ve hala buradayız derdim. Büyüyünce bu kadar saf düşünemedim tabi ama anlam da veremedim. Belki bu dünyada güvende hissetmeyi öğrenemediğim için hiç ayaklarım sağlam yere basmadı, hep bir endişe hep bir ürküntü oldu yüreğimde. Kemal Sayar, kitabın ilerleyen denemelerinden birinde Yürekte Bukağı başlığı ile anlatmış bu hali. Oysa Allah tüm bu kaniatı eşrefi mahluk olan insan için yaratmış ve bizi  kendisine halife tayin edeceğini, meleklerine haber verirken “yeryüzünde yaratacağım…” buyurmuş. Yani dünyaya gelmemiz bir cezalandırma değil, zaten en baştan beri murad edilenmiş. Dünya bizim evimizmiş. Peygamber efendimizin de buyurduğu gibi: ‘Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış’ bu söz kalben anlayan için o kadar çok şey ifade ediyor ki. 

İnsan neden okur? Bir dizeye yahut bir cümleye tesadüf edersiniz, dersiniz ki ‘işte bu tam benim yaşadığım ama adını koyamadığım o duyguyu anlatıyor!’  Yalnızlığınız bir anda uçar gider. Başka ruhlarla aranızda bir akrabalık bulursunuz. Çoğalır ve iyileşirsiniz.(sf.10) Bu satırları okuduğumda, “Aaaa! Evet” dedim istemsizce, öyle oturdu ki o an hissettiklerime ve düşündüklerime bence herkes kendinden, duygularından bir değil birçok parça bulabilir bu kitabı okurken. Yazar her bir denemesini danışanların öyküsünden esinlenerek yazmış. Belki o an onlara aklına gelmeyenleri, gelip de söylemediklerini, kendi içinden geçenleri tüm samimiyeti ile anlatmış. Kitap dört ana bölümden oluşuyor; Başı Sınuklar İçin Kılavuz, Ben Orucu, Kibrit-Ahmer, Yürekte Bukağı.

 Bu dünya çölünde kaybolmuş ruhunu arayanlardan biriyim sadece. O’nun lütfunu hissettiğim zaman kanatlanan bir yüreğim, O’ndan yalnızlaştığım her seferinde, can sıkıntısının bir mengene gibi sıktığı bir ruhum var. Kozmik yalnızlık; İnsanı Allahtan koparan, onu kendi fıtratına ve aleme yabancılaştıran bir bağlantısızlık hali. Lütfun ışığının sönmesi. Kendisi ile başbaşa kaldığında mutsuz olan insanın yalnızlığı ne acıdır. Ne bedbahttır o kişi ki, kaderin hükmüne ram olmak istemez. Ben yokum o var o bende var. Kendini nefsinden boşalt. İnsan insana bağlı ve bağımlı, insan Allah’a bağımlı. Sevgi ve dikkatle tefekkür ettiğinde açılır o derdin kapısı sana, çiçekler o zaman kokar, gökyüzü o zaman içine dolar. İşte o  zaman, nereye gidersen seni aşk taşır oraya. Sonra derler ki bir gurbet daha var, adı duygusal yalnızlık. Kendi duygularından çok uzaklara gittiğimde olur. Seviniyor muyum? Üzülüyor muyum? Aşık mıyım? Bir derdim mi var, hiç bilmiyorum. İnsan kendinin gurbetine çıktığında işte orası en koyu yalnızlıktır. Kalbimi okumayı unutursam eğer, bir el bana değsin ve yüzüme harfleri tutsun isterim. Hecelemeyi yeni söken bir çocukmuşum gibi, otursun biri yanımda ve bana okumayı öğretsin.(sf16-17) Bu yaşıma kadar okuduğum hiç bir kitapta böyle etkilendiğimi hatırlayamadım. Sanki karşımda beni bana okuyordu yazar. Hissetmediğim duygularıma artık attığını bile duyamadığım kalbime bir balyoz indirmişti. Ağladım, ağladım sonra ağlayabildiğime güldüm denizde sörf yapar gibi duygularımın arasında indim çıktım, savruldum. Yaraya tuz basmak deyimi vardır ya, hani kalbime tuz bastı bu kelimeler benim de. Basbayağı kelime işte harflerden oluşan bir dizi oysa akıl gözü ile bakınca. Hissedemiyorum çığlıklarını duyunca kalbimin, acının da hissetmek ama karanlıkta görememek olduğunu anlayınca hem ağladım hem güldüm halime. Kemal Sayar dokunmuştu bam telime. Ve devam etti: Kader atının dizginlerinin elimizde olmadığını bilmek. “Niçin oldu?” diye sormak yerine, “Ne oldu ve bu bana ne öğretiyor?” demek. Ben bilmiyorum, ben bilme makamında değilim artık. Allah biliyor, bildiğimizi sandığımız zamanlar bir yanılsamadan ibaretti. Hiçbir zaman bilmedik ve bilemeyeceğiz. Kaderin üstünde bir kader vardır. “Teslimiyet ruhumuzu gaybın bağışlarına açmaktır. Değiştirilemeyeni değiştirmek istiyorsan, kontrol odasından çıkmak istiyorsan, hayat akmıyor ve ruhun itminan bulmuyorsa teslim ol. Gizli bir el, sen geriye çekilip sırtını duvara yasladığında, bakarsın hayatı onarır. Bazı hakikatler vardır ki onları saf zihinle kavramaya çalıştığımızda kendimizden uzaklaştırmış oluruz. O yüzden, kalbin aklın bilemeyeceği sebepleri vardır.”(sf 19)

Hepimizin korkuları var az ya da çok, derin ya da sığ, baş edebildiğimiz ya da edemediğimiz. Hele günümüzde pandemiyi yaşarken hepimizin ortak korkusu hastalanmak, hastalanırsak ağır geçirmek, ölmek. Kendimiz hastalanmasak ya da atlatsak bile sevdiklerimizi kaybetme korkusu yakamızda taşıdığımız bir broş gibi daima bizimle beraber. Sanırım bu noktada bize düşen o broşu gerektiğinde alıp nazikçe koyabilmek kendimize zarar vermeden, onunla barışık yaşayabilmeyi öğrenebilmek. Yazar da  korkuyu “Korku, evdeki en ucuz oda” olarak tanımlamış. Elbette o odada, evimizde ve her daim bizimle sadece ne kadar orada vakit geçirdiğimiz, korkularımızın bizi, hayatımızı, sevdiklerimizi ne kadar etkilediğini görebilmek, korku ile umut duraklarının arasında kime yakın durduğumuz önemli. Endişe, korku, öfke, keder gibi olumsuz duygulardan uzak olabilmek. Onları hayatımızdan kovmak değil, onlarla yüzleşmek, onların öğretmesine izin vermek ancak onlar tarafından ele geçirilmemek. Bunların yokluğu bize iyi hayatın sırlarını vermez, aynı zamanda cesaret, minnettarlık, şükran, diğerkamlık, ümit, akış, üretkenlik gibi olumlu duygulara da sahip olmak gerekir.(sf.170) Aşure geldi aklıma, içinde kuru fasulye, nohut, yarma, fındık, badem, kuru üzüm, kuru kayısı, karanfil, tarçın kabuğu… Normalde yan yana bile düşünemediğimiz bir çok nimeti katıp karıştırıp yapıyoruz aşure tatlısını. Benim en sevdiğim tatlıdır mesela, çocukluğumda anneannem onlara ziyarete gideceğimizde bir kazan yapardı sevdiğimi bildiğinden. Elimde hep bir kase olur gider gelir yerdim. Duygularımız da böyle işte hepsi birbirinden farklı, tadı, dokusu, rengi, şekli, deseni sanki bir arada bulunamaz gibi ama yaratılışımızda, hamurumuzda var her biri. Teslim olup kabul ettiğimizde, tüm duygularımızı kalbimizin kazanına koyup kaynattığımızda, üstüne de şeker niyetine teslimiyet döktüğümüzde hayatımızda yediğimiz en güzel tatlı olacak bence.

Okuyun derim bu kitabı, siz de kendi aşure tatlınızı yapın içine neleri bol koydunuz, neleri koymaktan kaçındınız ya da koymayı tamamen unuttunuz. Pişince bakın tadına beğenecek misiniz kendinizi, sunacak mısınız en güzel kaselere döküp, üstünü narla, fındıkla süsleyip başkalarına. Her yıl yapılır ya aşure tatlısı aşure ayında biz de en az yılda bir kez yapıp bakalım kendi tadımıza neleri bırakmış, neleri bırakamamış, neleri eklemişiz yaşantımıza. Kitaplar da buna yoldaş ola…

Burcu AYDIN


Kitap İçin TIKLAYINIZ

Bültene Kayıt Olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.